SARI YAPRAKLAR

SARI YAPRAKLAR

Kapı çaldı. Sessizce kapıya yöneldi. Mercekten dışarıya göz attı. Kimseler yoktu. Bir müddet bekledi. Kimsenin olmadığına emin olunca yavaşça kapıyı araladı, kapı aralığından göz attı son defa. Artık emindi, kimse yoktu. Ölüm sessizliği hâkimdi bahçeye. Öyle ki akasya ve ceviz ağacından dökülmüş yaprakların hışırtısından başka ses seda yoktu. Dışarı adım attı ürkekçe. Kapının önündeki paspasın üzerinde biriken sarı yapraklar ve ufak dal parçalarından çıkan çıtırtıyla irkildi. Ayağını birden çekip çıtırtının farkındalığıyla diğer ayağını da kaldırıp dışarı çıktı. Eli hâlâ kapının pervazına dayalı, âdeta güç alıyordu pervazdan. Elini pervazdan çekti, kapının sürgüsünü dışarı çekip kapının kapanmamasını sağladı. Tek başına ayakta ve dışarıdaydı artık. Kararlılıkla birkaç adım attı, sonra aniden durdu. Sokağın başından bir kamyonet sesi duyunca geri adım attı, pervaza elini yasladı, içeri yöneldi. Kamyonet, sesiyle birlikte ara sokaklara dalıp uzaklaşmıştı. Rahat bir nefes aldı.

Devamını Oku

KAHVERENGİ ÇANTALI KIZ

KAHVERENGİ ÇANTALI KIZ

Olanca hızıyla önünden geçen tramvayın birazdan nasıl duracağını düşündü, olağandışı hıza şaşırdı. Tramvayın yarı ayna camından saçını düzeltirken içerideki insanlara odaklandı aniden. Başını öne eğip sarı çizgiyi geçip geçmediğine baktı. Solundaki lacivert paltolu yaşlı adamın sarı çizgi umrunda değildi, sanırım pek de yaşanacak bir şeyi kalmamıştı. Yanındaki kahverengi çantalı kızın kendisine baktığını zannetti, o an anlamsızca duruşunu düzeltti, başını kaldırdı ve sırtını dikleştirdi. Göz ucuyla baktığında ona, göz göze geldi. Aniden önüne döndü. Tam karşısında tramvayın kapısı açıldı. İçeriyi süzdü. Bu durakta pek inecek yok gibiydi. Bereket gün ortasının beklenmedik kalabalığı yoktu. Hamle yaptı, kız daha atikti, ondan önce girmişti. Kafasının üstünde sallanan kayıştan tutuverdi. Cebindeki Yeraltından Notlar’ı sol eliyle yokladı, sonra çıkardı, okumaya koyuldu, yolu uzundu:

Bir ara zorla âşık olmak istemiştim, hatta iki kez. İnanın, büyük acılar çektim baylar. Ruhumun derinliklerinde acı çektiğime inanamıyordum, şakacı kıpırdanmalar oluyordu içimde. Ama gene de acı çekiyordum, hem de gerçek, katıksız bir acı… [1]

Devamını Oku

Yıllarca önünden geçip de aval aval baktığım kitâbe

Yıllarca her gün önünden geçip de aval aval baktığım,
Beyazıt Kulesi üzerindeki kitâbeyi az çok okuduk,
Dârü’l Fünûn’dan mezun olmayı da hak ettik az buçuk.

Hat, Yesarîzade Mustafa İzzet’in. II. Mahmud’un dikkatini celp edip de Enderun’a alınmış.
Devlet memuriyetinde yüksek makamlara çıkmış, Rumeli Kazasker’i olmuş.
Ayasofya Camii’nde bulunan büyük levhalar da bu muhterem hattata ait.
Yesarîzade’nin hat sanatımızdaki asıl önemi, ‘Türk Nestalik Ekolü’nü kurmuş olması.
Nestalik yazı, onun yaptığı hamleyle Türk zevkinin hakim kılındığı bir sistem halini almış.
Bu ekolün kurulmasından sonra hattatlar İran’ın nestalik üslubunu terkedip,
Yesarizade Ekolü’nü takibe başlamışlar.
Ruhu şâd olsun muhteremin.

Devamını Oku

BENİM DOĞDUĞUM YERDE

BENİM DOĞDUĞUM YERDE

Benim doğduğum yerde babayı alırdı çocuklar en saf duygularıyla yaklaştıkları annelerinden. Ablaları yalan söylerdi dürüstlük abidesi kıvamında. Abileri çoktu çocukların. Kardeşleri olmasını istemiyorlardı, ölmesini istiyorlardı, ölsen de kurtulsak, diyorlardı. Anneler çocuklarından memnun değillerdi. Olurlar mıydı meçhul? Seni doğuracağıma keşke taş doğursaydım, diyorlardı. Ablalar, git başımdan, demekle başından gidilmesini istiyorlardı ama kendileri de gitmek için büyük bir baş arıyorlardı. Bir baş bulduğunda da gidiyorlardı nitekim.

Benim doğduğum yerde abiler, bela gelen başa gerekti, seni abime söylersem, teminattı, bir çelik yelekti. Abim yoktu, “Hiç abim olmadı.” derdim, sanki olacakmış gibi… Olması imkansızdı, ama bir gün olacağını, bir yerlerden çıkıp geleceğini hayal ederdim. Hep dövdüğümüz çocukların abilerinden dayak yerdik, bunu abimiz olmadığı için zannederdik. Bir gün abi dövecek kıvama geldik ve o gün abi olmuştuk. Mutluluğu başka abilerde aradık, yanlış kapıda olduğumuzu geç de olsa anladık.

Devamını Oku

ÂMAK-I HAYAL’DEN SADELEŞTİRME HUSUSUNA

Filibeli Ahmet Hilmi’nin Âmak-ı Hayal eserinin elimde iki farklı basımı bulunmakta; biri sadeleştirilmiş, diğeri Osmanlıca aslının günümüz alfabesine uyarlanmış hâldeki basımı. Âmak-ı Hayal edebî tür olarak hatıra ve roman üslûbunu barındırmasına, ilmî olarak roman özelliklerini kapsamasına rağmen yazarı tarafından eserin önsözünde hikâye ibaresi vurgulanmaktadır. Ve hatta parantez içinde “acaba hikâye mi!” vurgusunu yaparak hikâye kurgusunun yanında mana derinliklerinde de anlatılanların olduğunu belirtmektedir. Eserin hikâyelerden oluştuğu vurgusu, roman türünün yapay kurgu ağırlıklı olması hasebiyle eserin bu manada algılanmasının önüne geçmek için yazar tarafından telaffuz edildiği anlaşılmaktadır. Böylesine bir eserde tür seçiminin, karakter isimlerinin, karakterlerin her bir fiilinin bariz bir şekilde mânâ barındırdığı bir eserin sadeleştirilmiş basımı incelendiğinde ise eserin Ahmet Hilmi’nin elinden çıkmayan bir başka kitaba dönüştüğü açık bir şekilde görülebilmektedir. Şöyle ki:

Devamını Oku

SON OKUDUĞUM ESERLERDEN PASAJLAR

Kandil Dergisi ekibi olarak son iki nüshadır bir derleme sunmaktayız takipçilerimize; şöyle ki en son okuduğumuz eserlerden değerli bulduğumuz pasajları paylaşarak evvelâ eser ve yazar tanıtımını eserin dilinden aktarmayı ve ardından da pasajın tadına doyamayanları bütüne yönlendirmeyi düşünmekte idik. Bu minvalde ben de son haftalarda yanımdan ayırmadığım, altını-üstünü çizmemle  bi’hâl olan kitaplardan bölümler sundum.  

Devamını Oku

YENİ NESİL OKUYUCU: KİTAP VİRÜSÜ

Efendim, “Elektroniğin fendi, gelenekseli yendi.” naraları atmak değil amacım. Sizde de aynı çağrışımı bırakmıyor mu? “Elektronik” sözcüğünün iticiliği, kitabın önünde eğreti duruşu, diğer yandan gelenekselin asaleti, matbunun ruhu, hissiyatı, yüceliği(!)…

Meselemiz; “yeni nesil kitap nedir, geleneksel kitap neden bu kadar sevilmektedir; e-kitap öcü müdür, matbu ise çok mu sevimli midir?” sorularına farklı bakış açılarıyla yaklaşmak. Sunacağım argümanlarla kesin bir kanıya varmaksızın, “e-kitap mı matbu mu?” sorusunu bir paradoksa çevirmeden, görüntüyü daha pirüpak kılmayı, netliği kıvamına getirmeyi, bulunduğun konum itibariyle görebildiğin yüzeyin farklı açılardan görünüşünü sunmayı vadediyorum. Abartısız tüm mesele bu.

Evvelâ, elektronik kitap matbu kitabın sonu değil, devamlılığı için bir fırsattır, diyerek başlayalım. Matbudan kopamayanların daha uzun süreler kitap kurtlarıyla ikili ilişkilerini sürdürmelerini, seneler sonra kitap kokusunu tahmin dahi edemeyen torunlarına bu kokunun “dinginliğini” anlatmaya çaba sarf etmemelerini ve kitapların meta olarak içindekilerden münezzeh değerli duruma gelmemesini, kitapların olası fiziksel kutsallıklarını bertaraf etmesini sağlamak gibi hesaba katılmayan getirileri vardır e-kitabın.

Devamını Oku
Toplam 4 sayfa, 1. sayfa gösteriliyor.1234